Fenerbahçe’de yaşanan, bir temizlik çalışması değil, bir iktidar çatışmasıdır; dolayısıyla siyasaldır.Yoruma gerek var mı_? Herşey çok açık
VE o lisenin inşaatı bittiğinde tam okulun girişine, şöyle her sabah her çocuğun görebileceği bir yere, Ömer için bir taş dahi dikmezlerse… Eğer ki o taşın altına “Meçhul Öğrenci Anıtı” yazmazlarsa… Yani eğer edebiyat okumak için inşaatlarda günde otuz liraya çalışan bir çocuğun ölümü o okulun müfredatına geçmezse… Öğretmen olmak isteyen Ömer için her sabah “dünyanın bütün çiçekleri” konulmazsa o anıtın önüne… Küfrü işte kardeş, o günler için icat ettiler
Duydunuz mu Ömer İn ölümünü_? Ömer kim mi? Doğru duymadınız, çünkü bütün bir ülke evet mi hayır mı Faşizminin içinde debelenmekteyiz. Sabah akşam facebook da bu faşizmi birbirimize adapte etmeye çalışıyoruz sidik yarıştırır misali…
Oysa gencecik bir insan öldü bu topraklarda, hem de günde 30 liraya bir okulun inşaatında çalışırken. Ne mi yapıcak tı 30 lirayı çünkü edebiyat okuduğu üniversitede giyecek bir ikinci elbisesi yoktu…
İşte bizim gerçeğimiz bu
ece temelkuranın dediği gibi
“Ömer Ne için Ölmedi_?”
Parmakları kitap sayfası çevirirken narinleşecek bir genç adamın elleri inşaatlarda nasır tuttuğu için değil yani. Bir insan günde 30 liraya çalışıyor diye değil. Açlar ordusu insanı isyan ettiren bir sessizlikle büyüdüğü için değil. Hiçbirşeysizlerin çaresizliği sayesinde yükselip duran binaların sahipleri, yapılmamış sigortaların paralarıyla zenginleştiği için değil. Sendikaların ümüğü sıkıldığı için değil mesela. Üniversitede “harç parası” diye bir nane olduğu için değil. “Parasız eğitim” diyen üniversiteliler ölmekten beter edilerek gözaltına alındığı için de değil. Yoksul çocukların okuması için harcanacak para silahlara yatırıldığı ve aynı yoksul çocuklar cahil bırakılarak eline o silahlar verilip öldüklerinde hesap sorulmayacak cephelere sürüldüğü için değil.
Hakkını aramanın “vatan hainliği” sayıldığı bu düzen artık insanı aynı zamanda “günahkâr” da ilan ettiği için değil. İki kuruşluk bulgur ile beş kuruşluk makarnayı ağzı açık beklemeyi ekmeğinin hesabını sormaya tercih etmeye zorlanan bu ülke öfkelenmeyi unuttuğu için değil.
Sivil vesayet-askeri vesayet labarbasının karın doyurmadığını anlamayanların “evet-hayır” gürültüsünde kafası dumanlanan bu memleket, Ömer‘i tek başına bıraktığı için değil. Yeşil sermayenin yeşil olmayan sermayeden daha pis olduğu yalanını tekerleyip duranlar, açlar adına konuşmadığı için de değil. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı işini yapmadığı için değil.
Babası diyor ki, “Emniyet kemeri olmadığı için öldü oğlum”.

Dikkat! Havada bir kelebek ihtimali var…
Yazmak ağlamanın bir türüydü eskiden. Gülmenin bazen. Ama un ufak olunca insanlık… Anlıyorum niye uzun hava diye bir şey var, niye bazen upuzun. Kelimeler un ufak olunca… Boğazından bir ses çıksın istiyorsun, yutkuna yutkuna yara ettiğin yerinden gırtlağının, bir ses çıksın, upuzun. Duyan her kulaktan aksın, östaki borusundan geçip dinleyenin, onun da aynı yerini acıtsın, diyorsun. Herifin biri şemsiye satan, şemsiyeden küçük çocuğun yüzüne vuruyor. Ben de adama vuruyorum Taksim Meydanı’nda şemsiyeyle. Çocuk geldiği şehrin Türkçe ismini bilmiyor, hep fısıldıyor bu yüzden, ağlayınca Türkçe değil. Fındık kadar burnu da kanayınca… Anlıyorsun niye upuzun oluyor uzun hava.
ŞÜPHELİ KELEBEK
Sonra yağmur diniyor. Kelebek istila ediyor Taksim Meydanı’nı. İyi bir şey mi olacak acaba? Hop ediyor insanın içi. Ama işte… Acı mühim değil, umut yoruyor insanı. Umuttan yorulan insanın havası bambaşka, upuzun bir hava. Çünkü sonra bir adam daha vuracak bir çocuğa. Biliyorsun, köpek gibi biliyorsun aslında.
Şüpheli bir kelebek ihtimali var İstanbul’da. “Güve” diyor kimileri, kimileri bir felaketin habercisi sayıyor bu uçuşmayı. Kimse ihtimal vermiyor iyi bir şey olacağına. Yorgunuz Taksim Meydanı’nda. Halimiz yok ne kelebeğe ne de ömrü kelebek kadar olacak iyi haberlere. Yeiste idmanlı ağızlarımıza sevinçle gülümseyerek çatlamaktansa şüpheyle mühürlenmek daha kolay.
TEKERLEME MAHKÛMU
“Eşlerini arıyor kelebekler” diyen de var. Yani hep birlikte, yani hepsi yalnızmış meğer. Beyaz kelebekleri arıyorlarmış. Nerede şu Allahın cezası beyaz kelebekler! Belki artık sadece kelebekler, eşlerini bulabileceklerine inanıyorlar. Ancak onlar, şuncacık ömrü uçarak bir kelebeğe kurban edecek kadar kahramanlar.
“Savaş bitsin, barış olsun”diyen bir kırık plağa dönüştürüyor bu ülke beni. Seni de. Ahmaklık ahmak yapıyor bizi de. İnsanlığın en eski, en yenik ve en temel tekerlemesine mahkûmuz seninle ikimiz. Bilmiyorum, belki de sadece sen, ben ve bir de kelebekler. Varız. Yok değiliz nereden baksan. Ama kelebekler olmasa pek kalabalık da değiliz. Birileri isim takmış bana “Kürtlerin vuvuzelası”! Cahillik bayağılığa, kabalık vandallığa dönüştüğünde… Kelebekleri değil, güveleri bile hak etmiyor belki bu ülke. Güvelerin getireceği ehven-i şer haberleri bile.
KIRILAN HAYALLER
Yine de seviyorsun, işe bak! Kelebek kadar akıl yok bende. Ve belki ancak o kadar ömür, savaşı bu kadar sevenlerin içinde. Başını yukarı kaldırınca Taksim Meydanı’nda havada neşeli lekeler uçuşuyor, hepimizin tepesinde iyilikten bahseden çırpıntılı harfler. Herkes önüne eğiyor başını Meydan’da. En çok şemsiye satan, şemsiye kadar bile büyümemiş çocuklar. Umut dayanılmaz şey olur hep aynı eklemden kırılınca hayaller. Öyle değil mi? Hep yanlış kaynamaz mı hayal kırığı?
VUVUZELA HA?
Evime girip ölüyor kelebekler. Bir kelebeğin ölümü epey uzun sürüyor, ona baktım. Epey uzun bir hava. Zamanı oluyor yani, katilinin adını kanıyla yazmaya. Vereceği haberi duyacak bir kulak bulamayınca telef oluyor kelebekler, benim ondan duyduğum böyle. Anlıyorum şimdi, bugün bilhassa, eşini bulamamış umutlar, güvelere dönüşüyor insanın karnında. Hepimizin içini yiyorlar.
“Vuvuzela” ha? Ne diyeyim? Yıllardır dinlediğim hikâyeleri dinlerken, işkence edilmiş yüzlerce çocuğu, tecavüz edilmiş kız çocuklarını görürken yutkuna yutkuna nerem acıdıysa oraları acısın diye… Artık yazmak da istemiyorum, biliyor musun? Bir uzun hava söyleyeyim. Çok uzun bir hava. Böyle işte. Ben böyleyim. Kelebekler böyle. Tek tek düşüyorlar ve yine de hâlâ geliyorlar bu şehre. Kimse bilemiyor niye. Hâlâ niye!
Tarih 27 Mart 2010 size bugün cinnet ülkemden bazı haber başlıklarını okumak istiyorum bu haberlerin hepsi bugün gazetelerde sür manşetlerde çıkan haberlerdir…
Bugün sabah işe ya da okula gitmek için uyanıp bir kahvaltı yaptıktan sonra elinize gazete aldığınızda güne bu haberlerle başlıyorsunuz …..
Yorum yapılacak bir durum yok gerçekten, nasıl bir toplumda nasıl insanlarla yaşadığımız alenen ortada şimdi tutup diyeceksiniz ki bu tür meseleler avrupa ülkelerinde bile oluyor… Tıpkı kadın ve aileden sorumlu bakanımız “sayın” Kavaf gibi ya da başbakanımız gibi gazetelere mi çatacaksınız niye bunları haber yapıyorsunuz diye_? Bunların hiç biri çözüm değil çözüm kendimizle yüzleşmektir. çözüm yasayı insandan üstün tutmamaktır , çözüm insanlara onurlu bir yaşam hakkı sunmaktır. Ülkemizde kaç insanımız anayasadaki kanunları biliyor_? kaç insanımız mahkemeye yada savcılığa kendi başına dilekçe yazabiliyor_? Biz bu ülkede haklarımızı bilmeden yaşıyoruz kör ve sağır bir toplum olarak ilerliyoruz.
Cinnet ülkemde milyonlarca çocuk sevgisiz büyüyor okul yüzü görmeden milyonlarca çocuğumuz ekmek parasının peşinde koşuyor ,sahipsiz çocuklarımıza bakacak devlet babanın evinde el kadar bebeklere yapılabilecek en aşşağılık insan suçu işleniyor …
Peki biz toplum olarak bu olanlara nasıl tepki veriyoruz? verdiğimiz tek tepki gazeteyi okuduktan sonra “ ne biçim insanlar var yaaa!” demek…Çünkü Yönetenlerin hiiiiçççç suçu yok!!!
Cinnet ülkem de göreceğimiz yaşıyacağımız daha ne tür cinnetlikler var acaba…
Cuma günü akşam üzeri dtp nin kapatıldığını duyduğumda inanılmaz bir ümitsizlik ve hayal kırıklığı yaşadım. Bu konu hakkında sitemde bir yazı yazmak istedim. Ama içimdeki hayal kırıklığını bir türlü cümlelere dökemedim.. bu gece taraf gazetesinde Ahmet Altan’ın yazısını okuduğumda ise benim cümle yapmakta zorluk çektiğim duyguları sayın Altan’ın anlattığını gördüm ve yazısını olduğı gibi yayınlamak istedim….
Buyrun sizde okuyun…
Bir hükümle bir ülkeyi paramparça ettiler.
Ve, bunu yapmak için öylesine aceleciler ki “gerekçesi yazılmadan karar açıklanmaz” diyen anayasayı da çiğnediler.
Anayasayı çiğneyen bir Anayasa Mahkemesi’ne mi güveneceğiz?
Kürtleri siyasetten attılar.
Nereye gidecek Kürtler, kime güvenecek?
Yıllarca ezdiniz bu insanları, yıllarca işkencelerden geçirdiniz, sokaklarda vurdunuz, köylerini yaktınız, evlerini tarumar ettiniz, dillerini yasakladınız.
Yetmedi mi?
Şimdi de siyasetten çıkartıyorsunuz.
Ahmet Türk olmasın ki “barışı “destekleyen inandırıcı bir yüz de kaybolsun siyasetten.
Anayasası bir “darbe anayasası “olan bir ülkede Anayasa Mahkemesi’nden ne beklenir ki zaten?
Barış umutlarını ezip geçtiler.
DTP’yi mahkûm etmediler yalnızca, bu ülkeyi mahkûm ettiler.
Acıya, yoksulluğa, düşmanlığa, güvensizliğe mahkûm ettiler.
PKK boşuna acele etmiş barışı torpillemek için, biraz bekleseymiş zaten birileri bu işi onlardan çok daha iyi yapacakmış Ankara’da.
Bize ümit haram.
Bize hayal haram.
Bize barış haram.
Hangi Kürt genci bir daha bu ülkeye güvenir?
Hangi Kürt insanı bir daha adalete güvenir?
Her şeyin bir kandırmaca, bir yalan, bir aldatmaca olduğunu düşünmez mi?
Böyle düşünmekte haklı olmaz mı?
Barışın, huzurun, mutluluğun kıyısına kadar gelmiştik, parmaklarımızla dokunabilmiştik bir umuda.
Siyasetten, adaletten umudunu kesen Kürt gençleri ne yapacak şimdi?
Onlar akın akın dağa giderse bundan kim sorumlu olacak?
Kim onları, Türkiye’de adaletin onların hakkını da gözettiğine inandıracak, kim onlara güven verecek?
Türk olmak bu mu?
Türk olmak, kendi hukukuna uymamak, kendi vatandaşlarını sahipsiz bırakmak, kendi ülkeni silahların egemenliğine terk etmek mi?
Eğer Türklük buysa ben böyle Türklükten utanıyorum.
Anayasa Mahkemesi “oybirliğiyle” karar vermiş.
Mahkeme değil kararı veren, oradaki “Türk” yargıçlar.
Türk yargıçlar, Kürtleri siyasetten attılar, bütün Kürtler bunu böyle görecek.
Haksızlar mı böyle görmekte?
“Ben Kürdüm” diyen bir yargıç var mı Anayasa Mahkemesi’nde, aralarında bir tane bile “ben Kürdüm” diyen bir üyenin olmadığı mahkeme, Kürtler hakkında adil bir karar verebilir mi?
Kürtler bu ülkenin vatandaşıysa, neden Anayasa Mahkemesi’nde “ben Kürdüm” diyen bir yargıç yok?
Kürtler bu ülkenin vatandaşı değil, zaten sorun da bu, Türkler bu ülkenin vatandaşı, Kürtler “hem Kürt hem vatandaş” olamıyorlar.
Öyle bir zorluyorlar ki o insanları, ya Kürtlükten vazgeçecekler ya vatandaşlıktan.
Kürtlükten vazgeçmezler.
Neden vazgeçsinler?
Türkler Türk olmaktan vazgeçmiyorsa Kürtler neden vazgeçsin?
O zaman onları vatandaşlıktan vazgeçmeye zorluyorsunuz, siz yapıyorsunuz bunu, siz bölüyorsunuz, siz onları dışlıyorsunuz, siz onlara “gidin” diyorsunuz.
Siyasetin yolunu kapatıyorsunuz, hukukun yolunu kapatıyorsunuz, dağdan başka bir yol bırakmıyorsunuz o insanların önünde.
“Ya benim dediğimi kabul eder Türk olursun ya da dağlarda ölürsün”, söylediğiniz bu işte Kürtlere.
Sonra da neden dağa çıktılar diye bir de onlara kızıyorsunuz.
Kürtler isteklerini, taleplerini kime, nasıl, nerede anlatacaklar?
Nerede çıkacak onların sesi?
“Sesleri çıkmasın” diyorsunuz.
Bir halkı susturamazsınız, ne hakkınız, ne gücünüz var buna.
Barışı öldürüyorsunuz.
Bir Kürdüm ben bugün, içim ölü evi gibi, ümidim, hayalim, ışıksız odalar gibi kapkaranlık, oturacağım, direneceğim, önce kendi içimde bir mum yakacağım.
Titrek, küçük, zayıf bir ışık.
Ve sonra diğer ışıkları görmek için bekleyeceğim.
Her vicdanda bir ışık yanacak ve biz o küçücük titrek ışıklardan yeni bir aydınlık, yeni bir umut, yeni bir hayal yaratacağız.
Siz öldürdükçe biz yaşatacağız.
15 ağustoslu hürriyet gazetsinde Ertuğrul Özkök’ün yazısı dikkat çekici Roj tv’ye katılsaydım başlık. gerçekten bu başlık bile ülkemizde bir çok ezberin bozulduğuna dikkat çekiyor.
Yazıma başlamadan önce sayın Ertuğrul Özkök’ün Aktüel programına katılmasını canı gönülden istediğimi belirtirim.
Evet ilk cümlede dediğim gibi Özkök’ün bu başlığı atması bile bazı şeyleri aştığımız gösteriyor. Hürriyet gazetesinibn genel yayın yönetmeninin böyle bir başlık atmış olması önemli bir adımdır. İnanırmısınız ben 24 yaşındayım 25′ime merdiven dayamış çıkmaktayım ve bu çeyrek yaşlı dönemimde yapmadığım iki şey var yapmayı da düşünmediğim birincisi hamburger yemek diyeri de para verip hürriyet gazetesini okumaktır. Hamburgeri daha sonra ele alıcam. neden hürriyet almadığıma değinirsek Hürriyet gazetesinin altındaki açıklama yüzünen desem yeter heralde. Orada bir çok insanın dikkatini çekmeyen küçük bir punto var Türkiye Türklerindir… işte bu başlık yüzünden her zaman hürriyet’e antipati ile bakmışımdır.Irkçılık kokan bu başlık ne zaman gazeteyi bir yerde görsem ya da elime alsam bir mıh gibi alnıma çakılır ve o an hemen gazeteyi bırakırım.
İşte bu başlıkla yayın yapan Türkiye’nin en büyük yazımsal medyası Hürriyet’in genel yayın yönetmeni, Roj tv den aldığı bir mektupla aktüel programına davet edildiğini ve yaptığı ufak çaplı bir kamuoyu anketinde ise katılması yönünde tepkiler aldığını belirtiyor.
Dikkatinizi çekmek isterim ki Özkök çok güçlü bir kalemdir bu gün AKP hükümetinin yaptığı demokratik açılım yine Özkök’ün geçen haftalarda yazdığı bir köşe yazısıyla hız kazanmıştır.
15 ağustoslu yazısın da satır aralarında da çok ilginç ayrıtılar vardır Özkök’ün. Bir cümlesinde ezberlerin bozulmasından bahsetmiş ve kendisinin de kendi ezberini bozduğunu söylemiştir. Bu gerçekten çok ama çok güzel bir gelişme
Evet bence Kamuoyu olarak rojaktüelin Özkök’e göndermiş olduğu davetiye için Özkök’e destek çıkmalıyız ve programa katılmasını sağlamalıyız daha önce Ece Temelkuran’ın da belirttiği gibi başka bir dile gerekiyor bu işin çözümü için, ve başka dilerde şu an çıkmıştır konuşmak için Özkök ve Özkök gibi önemli kişilerin taşın altına elini sokması gerekiyor.
Yazıma burada son verirken şunuda belirtmek isterim ki demokratik açılım da herkesin üzerine düşeni yapması gerekiyor Mesela Hürriyet başlığını değiştirerek başlarsa daha iyi olmaz mı…
saygılarımla…
Dünkü köşesinde Hasan Cemal soruyordu: “Devlet çocuklara neden bu kadar hoyrat?”
12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın vücuduna 13 kurşun dolduran polislerin beraatına yargıtay’dan onay çıkması sebebiyle soruyordu soruyu. Ve Diyarbakır çocuklarının, Adana ve Hatay çocuklarının yıllar boyunca hapisle cezalandırılması yüzünden. Taş attılar diye. Polise.
Mesele Kürt meselesiyse -ki bence öyledir- görünen resim şunu düşündürüyor:
Acaba bir kuşak Kürt erkeği daha büyümeden kapılar ardına mı kapatılmaya çalışılıyor?
Uğur Kaymaz
Hem 12 yaşındaki Uğur Kaymaz için söylüyorum bunu hem de hapishanelere tıkılmaya çalışan Diyarbakırlı, Hataylı, Şırnaklı, Mardinli çocuklar için. Öyle görünüyor ki bu kez büyüyüp serpilmeden çocuklar, ‘erkenden tedbir’ alınıyor.
Benim kanaatim başından beri buydu, şimdi de bu. 2006’dan beri sadece bu şehirlerin sokaklarında değil,Ankara’da, yasal düzenlemelerin yapıldığı yüksek rakımlı salonlarda da aynı hedef güdülüyor. Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan değişiklikle çocuklar da büyükler gibi yargılanabiliyor ve cezalandırılabiliyor. Yaşanan trajik olaylar ve sahneleri daha önce yazdım.
BÇ ve Kürtler
Ne ki böyle bir hedefle yola çıkanlar yeterince akıllı değil. Zira içeri giren çocuklar, dışarı ‘hapishane eğitimi’ almış olarak çıkıyor. İçeri girerken polise, ‘Nasılsa herkes taş atıyor’ diye atan çocuklar, içerideyken o taşların içini ideolojik olarak dolduruyorlar. Yani dışarı çıktıktan sonra taş atarlarsa ‘boş atmayacak’ hale geliyorlar.
Fakat olay sadece Kürt meselesiyle, Kürt çocuklarıyla sınırlanabilir mi, ondan emin değilim. Hüseyin Üzmez olayı bu bakımdan çok önemli bir gösterge. ‘BÇ’nin ruh sağlığı bozuldu mu, bozulmadı mı?’ haberlerini, düşünün bir kez, gazetelerde ne kadar süredir ve ne kadar çok görüyorsunuz.
Bu olayın bu kadar uzatılması, hayatı ve gövdesi mahvedilmiş bir kızın uzun uzadıya incelenmesi, olay üzerinden en ucuzundan kadrolaşma siyaseti yapılması, bunun haberlerini okumak bile utanç verici. Biliyorum ki birçok insan böyle düşünüyor. Bir memleket düşünün ki tecavüz edilmiş bir kız çocuğunun, olayın bütün ayrıntıları müptezellik düzeyinde ortalara yayılmışken, hakkını savunamıyor.
Öyle görünüyor ki mesele sadece Kürt çocukları değil. Devletimiz yoksul çocukları da sevmiyor, tecavüz edilmiş çocukları sevmiyor, kız çocuklarını sevmiyor, Alevi çocukları sevmiyor… Devletimizin sevdiği çocuklar her büyük kentin bir tek mahallesinde oturan, özel okullara, özel okulundan çıkıp belirli Kuran kurslarına giden çocuklar. Geri kalan bütün çocuklardan kurtulmak istiyor memleket. Sonunda kim kalsın istiyor?
Pembe yanaklı Türk-İslam sentezi
Türk-İslam sentezinin pembe yanaklı çocukları. Onlar okusun, iyi okullara gitsin, sağına soluna bakmadan semirsin, özel şirketlerde çalışsın, İslami yardım derneklerine ve örgütlerine ‘haraçlarını’ versin, askerliğini yapsın ve yallah! Yeni bir Türkiye olsun. İçinde Uğur Kaymaz olmasın, BÇ olmasın, Kürt çocuklar olmasın…
Çocuklara niye bu kadar hoyrat bu devlet? İşte bu yüzden. ‘Öyle’ çocuklara yer kalmasın bu ülkede diye.
Güzel Günlere inan mutlu bir yusufçuk havalansın…..
ece temelkuran
Mikrofunu uzatmış gazeteci; henüz 9 10 yaşlarındaki esmer kıza; yaşıtlarının televizyonda bile görmediği bir katliama tanık olmuş o… Sayıyor sırayla annem öldü babam öldü,abim öldü,yengem öldü…. uzayıp gidiyor.O an düşünüyorsunuz bir insan başka bir insana bunu nasıl yapar. Bu kadar kolay mı insan kıyımı. Bir söz vardır hani bir kişi ölürse trajedi bir milyon kişi ölürse istatistik olur diye… Peki Bilge köyündeki katliamda ölen insanlar,çocuklar onlarda mı istatistik olucak? Hayatlarında doğru düzgün bir oyuncağı bile olmayan ama hayalleri olan o çocuklar annesiz babasız yeni hayatlarında nasıl bir gelişme gösterecekler.. Doktor mu olucaklar ,öğretmen mi , yoksa yoksa sisteki bir kalabalığın içinde kaybolup gidecekler mi? Biliyormusunuz o çocukların hiç kendi odaları olmadı, hiç haftalıkları olmadı ve artık onların anne babası da olmayacak sahip oldukları tek şey olan anne ve babaları. Hemde gözlerinin önünde onları devletin verdiği silahla katledildi anne babaları,abileri,yengeleri ve şimdi devlet baba onlara sahip çıkıcak yurtlara yerleştrip 18 yaşına kadar büyütüp sonra da sokaklara salacak tabi 18 yaşına kadar dayanabilirlerse? Peki sonra mı ne olucak sonra da o çocuklar metropol şehirlerin dışında yetişen yabani otlar olucak devlet tarafından temizlenen yabani otlar. Onların Kaderleri bu olmamalı diyorsanız yapmanız gereken en azından bir çocuğa bile imkanınız dahilinde eğitim bursu vermek…
Barışın hüküm sürdüğü,çocukların hayallerini gerçekleştirdiği bir ülke özlemiyle …..

WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck requires Flash Player 9 or better.