Tarih 27 Mart 2010 size bugün cinnet ülkemden bazı haber başlıklarını okumak istiyorum bu haberlerin hepsi bugün gazetelerde sür manşetlerde çıkan haberlerdir…
Bugün sabah işe ya da okula gitmek için uyanıp bir kahvaltı yaptıktan sonra elinize gazete aldığınızda güne bu haberlerle başlıyorsunuz …..
Yorum yapılacak bir durum yok gerçekten, nasıl bir toplumda nasıl insanlarla yaşadığımız alenen ortada şimdi tutup diyeceksiniz ki bu tür meseleler avrupa ülkelerinde bile oluyor… Tıpkı kadın ve aileden sorumlu bakanımız “sayın” Kavaf gibi ya da başbakanımız gibi gazetelere mi çatacaksınız niye bunları haber yapıyorsunuz diye_? Bunların hiç biri çözüm değil çözüm kendimizle yüzleşmektir. çözüm yasayı insandan üstün tutmamaktır , çözüm insanlara onurlu bir yaşam hakkı sunmaktır. Ülkemizde kaç insanımız anayasadaki kanunları biliyor_? kaç insanımız mahkemeye yada savcılığa kendi başına dilekçe yazabiliyor_? Biz bu ülkede haklarımızı bilmeden yaşıyoruz kör ve sağır bir toplum olarak ilerliyoruz.
Cinnet ülkemde milyonlarca çocuk sevgisiz büyüyor okul yüzü görmeden milyonlarca çocuğumuz ekmek parasının peşinde koşuyor ,sahipsiz çocuklarımıza bakacak devlet babanın evinde el kadar bebeklere yapılabilecek en aşşağılık insan suçu işleniyor …
Peki biz toplum olarak bu olanlara nasıl tepki veriyoruz? verdiğimiz tek tepki gazeteyi okuduktan sonra “ ne biçim insanlar var yaaa!” demek…Çünkü Yönetenlerin hiiiiçççç suçu yok!!!
Cinnet ülkem de göreceğimiz yaşıyacağımız daha ne tür cinnetlikler var acaba…
Bu dünyadaki belkide en güzel şey şair olmaktır tek bir cümle ile yüzlerce kelimenin anlatamadığını anlatmaktır şair olmak.
Herhalde yeniden dünyaya gelsem şair olmak isterdim. Şair olmak bir yetenek allahın size sunduğu bir övgüdür. herkes şair olamaz ama herkes hayatında kısa da olsa bir dörtlük yazmıştır. Kimisi lisedeki sevgilisine, kimisi platonik aşkına kimisi erken yitirdiği babasına bir şiir yazmıştır diye düşünüyorum. Çünkü o yazdığınız kısa dörtlükte başkalarına anlatamadığınız duygular vardır.
Anadoluda yüzlerce şair yetişmiştir çünkü anadolu insanının hikayeleri vardır anlatacağı Ahmed Arif ten tutun Nazım hikmete Cemal Süreyya’dan Özdemir Asaf’a isimleri saymakla bitmez nice üstad yetişmiştir bu topraklarda hepsinin bize anlatacağı çok sey vardı ve onlar bunları ksıa dötlüklerle birer cümleyle anlatmayı seçtiler.
Bende bir ara kısa dörtlükler yazardım:) gülmeyin çok başarılı sayılmazdım ama bazen beğendiğim dörtlüklerimde olmuştur bu yazımda bi kaç dörtlüğümü sizinle paylaşmak isterim
………..
ÖZLEMEK
…………..
MEŞALELER
Karanlık ruhumun sisli kapılarında
Beni bulasın diye;
bunlar aklımda kalan bir kaç dörtlük işin doğrusu yazdığım hiç bir dörtlüğü bir yerde saklamadığım için hepsi yavaş yavaş hafızamdan silindi bu ikisinin aklımda kalmasının nedenini bilemiyorum ya gerçekten güzeller, ya da…
Geçenlerde yaşadığım yoğunluk dolaysıyla uzun zamandır kitap okumadığımı farkettim ve hemen üye olduğum ve web sitelerimde de reklamını yaptığı m kitapyurdu.com dan bir kaç kitap siparışı verdim bunların içinde sürekli aklımda olan ama okumak için bir türlü fırsat bulmadığım albert camus’un dünyayı ayağa kaldıran romanı yabancı da vardı. Kitap çok kalın olmadığından bir çırpıda okunacak bir özelliğe sahip ve aynı zamanda da sürükleyici yalnız sürükleyici derken Dan Brown gibi beklemeyin burada sizi sürükleyen şey kitabın kahramanının olaylar karşılığındaki saçma sapan umursamaz tavırları gerçekten kahraman o kadar umursamazki idama mahkum olması yada annesinin ölmesi karşısında verdiği tepkiler sizi bile okurken sinirlendiriyor.
İşte ALbert Camus’unda size anlatmak istediği şeyi tam burada anlıyorsunuz hayatta sinirlenecek hiç bir şey yoktur çünkü hayat saçmalıktan ibarettir…
Kitabın adına gelince neden saçmalık değilde yabancı diye sorarsanız ; buradaki yabancılaşma Camus’ün ünlü ‘absürd’ (saçma) felsefi kategorisinden çıkar. Yine kahramanına söylettiği ‘herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir (…) İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nezaman olacağının önemi yoktur’ sözleri, çağdaş nihilizmin saçma kavramı altında irdelenmesidir.
Evet roman saçmalık üstüne yazılmış sonunda ölüm olan herşeyin saçma olduğunu savunan ve saçmalığı saçmalıkla anlatan başarılı bir baş yapıt size tavsiyem en yakın zamanda romanı okumanız.

(1740-1814), Fransız aristokrat ve yazardır.
Yaklaşık 29 yılını hapisanede geçirmiştir ve en önemli eseri Sodom’un 120 Günü’nü hapishanede yazmıştır. Sadizm’in kökeninin onun yazdıklarına dayandığı bilinir.
Sade’ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantezilerin ardında tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade’a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.
Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak “değerlendirdi”. Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade’ın kendisini “bütün rejimlerin mahpusu”
olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına, ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus’e nakledildiği zaman, Terör döneminde “ılımlı” bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.
Sade’ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis’yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem “La Philosophie dans le boudoir” (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı, 8 aylık, bilinmeyen bir “torpilli” hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.
…
Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade
“Sade’ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece”
“Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun.” Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Donatien Aphonse Marquis de Sade bir sapkın mıydı? Bütün eleştirmenlerin ve hatta ahlâkçıların da kabul ettiği gibi “cinsel hayatın Zorba’sı” mıydı? Yoksa, aslında sadece “yasaklamanın yasaklanmasını” dileyen ve bütün yazdıklarını yukarıdaki cümlesiyle açıklayan basit, insan yönü skandalsız, yalın bir yazar mı?
Marquis de Sade’ı en iyi tanımanın yolu, adını verdiği Sadizm’le işe başlayarak “insan bozukluklarının”tarihini anlamaya çalışmaktan geçmiyor. Gerçi iş bilimadamlarına kalınca onlardan, adli sonuçlara varsın varmasın sadist sapkınlıkların herkes için geçerli ve “ucuz” tedavilerinin olmadığını öğreniyoruz. Marquis de Sade adına, bu satırlardaki davamız, onu bir kayalığın tepesinde denize düşmeyi bekleyen müntehirin ruh hali gibi, onun yazarlık durumunu ortaya koymak ve insanlığının yönlerini bulgulamak.
Sade’ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantazilerin ardında Tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade’a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.
Ölümünden sonra adı unutturulmak istenen, ama bir yandan kitapları gizlice okunan Marquis de Sade, kendi ülkesinde ilk kez 20. Yüzyılda şair Guillaume Apollinaire’in çabalarıyla açık ve geniş bir biçimde tanınmaya, okunmaya başlandı. Bunun yanı sıra, edebiyat ve eleştiri çevrelerinde kitapları yeniden ele alındı; eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Bunlar içinde Simone de Beauvoir’in o çok ilginç “Sade’ı Yakmalı mı?” adlı eseri ve Pierre Klossowski’nin “Ahbabım Sade” kitabı sayılabilir. Bunun yanı sıra İslami sorunların ve eserlerin uzmanı olarak da bilinen Maurica Heine (1884 - 1940) Gilbert Lely ile birlikte Sade’ı 20. Yüzyıla taşıyan en önemli kişi olarak görülüyor. Bu ikili kendi hayatlarını adeta Marquis’nin yayınlanmayan eserlerini ve ona ait belgeleri günışığına çıkarmaya adadılar.
Tıp öğrenimi gören Maurice Heine, aforoz edilmeden önce sıkı bir Komünist Parti üyesiydi. 1924 yılında Felsefi Roman Cemiyeti’ni kuran Heine’ın tek amacı Sade’ın kitaplarını yayımlamaktı. 1926′da “Hikâyeler”i ve “Papaz ve Cançekişenin Diyaloğu”nu yayınladı. Diğer kitapların ve birçok değerli makalenin ardından Marquis de Sade adlı kitabının yayınlandığını ne yazık ki göremedi. Gilbert Lely, bu kitabı yayınladıktan sonra bayrağı devraldı; 1952-57 arasında iki ciltlik Sade biyografisini yayınladı.
Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak “değerlendirdi”. Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade’ın kendisini “bütün rejimlerin mahpusu” olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus’e nakledildiği zaman, Terör döneminde “ılımlı” bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.
Sade’ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis’yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem “La Philosophie dans le boudoir” (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı sekiz aylık bilinmeyen bir “torpilli” hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.
Bu sekiz aylık “beyaz” dönem boyunca Sade’ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994′te Fransız romancı Serge Bramly’nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz. Bir Leonardo da Vinci biyografı olan Serge Bramly, sinemacı bir dostunun “siparişi” üzerine başladığı bu belalı çalışmasını bir anlaşmazlık sonucunda yarıda bırakırken birdenbire kendini Marquis de Sade’ın oluşturduğu gizemli bir çekim alanında buluveriyor ve bu roman çıkıyor ortaya.
İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekaretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik “Yatak Odasında Felsefe”nin Picpus mapusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade’ın kitabı Picpus’te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. “Yatak Odasında Felsefe”nin adına bir gönderme yaparak, yazdığı romana “Sade: La Terreur dans le boudoir” (Yatak Odasındaki Terör) adını koymayı uygun görmüş.
Sade’ın yazdıklarında büyük bir tutarlık abidesi bulduğunu söyleyen Serge Bramly, Sade’ın “Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu” şeklindeki sözlerini romanının omurgası haline getirerek, diyalogların ve kurgusal parçalarının tamamına yakınını, Sade’ın değişik kitaplardan alıntılamakta bir sakınca görmemiş. Roman biraz incelendiği zaman zaten bu açıkça görülüyor. Bir anlamda “Sade kendini roman olarak bir kez daha yazmış”.
“Yatak Odasındaki Terör”ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde 2000 yılında Benoit Jacquot’nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil’ün oynadığı bir film bu. Ne var ki gişelerden ve eleştirmenlerden çok önemli övgüler almayan bu filmi, ne olursa olsun Daniel Auteuil’ün “kurtardığı”na dair görüşler çoğunlukta. Filmde Sade’ın metresi Sensible’i Marianne Denicourt canlandırıyor.
Yazdıklarıyla tanrısız, dinsiz olduğunu ama skandal derecesindeki yazı(n)Sal eylemlerinin onu bir katil, bir cani ve bir sapkın yapmayacağını belirten Sade’ın gerçek yaşamında çokça ihtimal edilen bir ayrıntı var ki o da içinde yaşadığı baskı ortamlarının, özellikle de Devrim yönetimlerinin, katlin ta kendisini yaptıkları, cinayetlerin hasını işledikleri yönünde… Aslında Sade’ın, yazarak fantezi üretmek ve yaşamak dışında fazla bir hüneri ve kötülüğü olmadı kimseye… Ve kesinlikle, içinde yaşadığı baskı ortamlarının onu ustaca cezalandırmak, onu suç yaratmak konularından bir yazar dehasını aşan özellikler taşıdığı da bir gerçek. Bunun kanıtı ise Sade’ın hayatının yarısına yakının “hükümsüz” olarak hapislerde geçirmesi elbette…
Bir Picpus ziyareti sırasında yatakta oynaşırlarken, Sensible’in “Sen bir canavar m ısın?” sorusuna şöyle cevap veriyor Marquis: “Benim bebekleri parçaladığım ve onların kanlarıyla gençleştiğim, La Coste şatomun hendeklerinin ağzına kadar cesetlerle dolu olduğu söylendi… Beni böyle dedikodular yüzünden Bastille’e kapattılar.” Sensible üsteler: “Soruma cevap vermedin.” Sade, daha fazla oyalamaz akıllı metresini ve “Canavarlıklar, diyorsun. Belki… Nasıl bilinebilir?” der. “Bir bakıma buna benzer canavarlıklar yaptım, evet; bunları dünyadaki herkesten daha fazla tasarladım ve onları silinmez olmasını umduğum bir mürekkeple yazdım… Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun.”
Sade’ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece.
Uzun zamandir vakit bulup yazı yazamıyordum tabi bu süre içinde hayatımda bazı değişiklilkler oldu mesela artık mesleğiniz ne sorusuna öğrenci demiyorum.
Tabi mesleğim pek kolay bir meslek değil bir çok sıkıntııs olan bir işin içine girdim ilerleyene zamanda bu konu hakkın daki fikirlerimi de siiznle paylaşmayı düşünüyorum.
Bugün itibariyle daha sık yazarak siteyi daha güncel tutmaya çalışcam daha önceki yazılarımda genellikle siyaset üzerinde görüşlerimi yayınladım biraz siyasete ara verip değişik konularda yazmayı düşünüyorum yeniden merhaba diyerek kaldığımız yerden devam diyorum…
WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck requires Flash Player 9 or better.