Hayaletin Gölgesi

Hile Ancak Oyunu Kazandırır Kaderi Değiştiremez…

  • Anasayfa
  • Biraz Ben
  • Bana Ulaşın
  • Adwords Hizmetleri
  • Arşiv
  • Temmuz 2011
  • Şubat 2011
  • Kasım 2010
  • Ağustos 2010
  • Temmuz 2010
  • Nisan 2010
  • Aralık 2009
  • Ekim 2009
  • Ağustos 2009
  • Temmuz 2009
  • Mayıs 2009

  • Kategoriler
  • Adwords
  • edebiyat
  • Güncel
  • hayaletinGölgesi
  • internet
  • İz Bırakanlar
  • İzledim
  • Kategorilenmemiş
  • Lisans sınavları
  • okudum

  • Takip Ettiklerim
  • Bağlantılar

    • Ece Temelkuran
    • Hayaletin Gölgesi
12Temmuz

Fenerbahçe Cumhuriyeti’nde darbe


Fenerbahçe Cumhuriyeti’nde Darbe

cdundarFenerbahçe’de yaşanan, bir temizlik çalışması değil, bir iktidar çatışmasıdır; dolayısıyla siyasaldır.
Yanlış anlaşılmasın; “Şike yoktur” demiyorum; tersine, “Yıllardır olan şey niye şimdi ortaya çıkarılıyor” sorusuna cevaben, “Siyaseten zamanı geldi de ondan” diyorum.
Fenerbahçe tarihi boyunca hep böyle olmuştur.
* * *
Birkaç örnek vereyim:
Tek parti döneminde Fenerbahçe’nin başkan koltuğunda CHP’li Şükrü Saracoğlu oturuyordu.
Saracoğlu, 1934’ten 1950’ye kadar Başkan kaldı. Başbakanken bile bu koltuğu bırakmadı.
1950 baharında DP iktidara geldi.
Ülkedeki tek partiden kalma koltuklar yenilenirken takımların koltuk takımları da o bahar temizliğinde değiştirildi.
12 yıllık “Milli Şef” İnönü’nün ardından, 16 yıllık Başkan Saracoğlu da koltuğu devretti.
Kime?
Demokrat Parti milletvekili Osman Kavrakoğlu’na…
* * *
Kulüpte DP egemenliği ne zaman bitti dersiniz?
27 Mayıs’ta…
Menderes’i deviren askerler, futbol takımlarından da DP’li başkanları değiştirmelerini istedi.
Zaten Kavrakoğlu da Yassıada’da müebbet hapse mahkûm olmuştu.
Yerine İsmail Cem’in kayınpederi Razi Trak seçildi.
İlginçtir; Trak, 12 Eylül’den sonra da Başkanlık için ilk akla gelen isim olacaktı.
* * *
1960’ların ortalarında, CHP ile AP koalisyon yapmıştı.
Fenerbahçe yönetiminde de bir koalisyon vardı:
Başkan, CHP’li İsmet Uluğ idi.
Başkan yardımcısı AP’li Faruk Ilgaz…
1965’te seçimi AP kazanıp tek başına iktidara gelince Faruk Ilgaz da Fenerbahçe’nin başkanlığına geldi.
* * *
Türkiye Cumhuriyeti ile Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin paralel tarihinin örnekleri çoğaltılabilir.
Önemli olan şu:
“Fenerbahçe Cumhuriyeti”, TC içinde başından beri bir siyaset silahı, alternatif bir güç odağıydı.
Üstelik askeri gücü olan bir cumhuriyetti bu… Ordu içinde etkisi büyüktü. 1973’te Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Batur’un, futbolcu transferine evrak yetiştirmek için jet havalandırması hâlâ anlatılır.
Şimdi bu “askeri-sivil bürokratlar cumhuriyeti”nin 13 yıllık başkanı, hem de seçimden hemen sonra tutuklanıyorsa, bu işlem, başta zamanlamasıyla, sonra hedefiyle elbette tartışılır.
Kadri Gürsel’e katılıyorum:
“İktidar, eski Türkiye’nin bayrak dikmediği son kalesi olan ‘Üç Büyükler’i, en güçlüsüne taarruz ederek psikolojik bakımdan yıkıyor.”
Dokunulmazlığını kaldırıyor. İktidar kümesinden düşürüyor.
Ve Fenerbahçe yönetimi, yıllarca hep destek aldığı iktidarın, bürokrasinin, yargının, medyanın, nasıl bir günde aleyhine döndüğünü, gazetelerin nasıl savcılıkla kol kola girip gizli olması gereken belgeleri ortaya serdiğini, yargısız infaz birimlerinin nasıl devreye girdiğini, sermayenin nasıl panik halinde köşeye çekildiğini hayretle gözlüyor.
* * *
2011 seçimlerinin ilk faturaları kesilmeye başlandı.
“Bundan sonra ne olur” diye soranlara yukarıda örnekler verdiğim tarihi hatırlamalarını tavsiye ederim.
Cevabı orada var.
Bu, siyasetteki yapılanmaya paralel bir darbedir.
Arkası gelecektir.
Her devir olduğu gibi yine eski çerçeveler indirilip yenileri asılacaktır.
Top, şimdi iktidarın ayağındadır.

Yoruma gerek var mı_? Herşey çok açık

Etiketler: aziz yıldırım, fenerbahçe, iktidar
Kategori Güncel | Yorum Yok »

1Temmuz

Sermaye Piyasasında Bağımsız Denetim Lisansı


spkUzun süredir siteyi sahipsiz bıraktım yğun iş temposu ve yeniden öğrenciliğe dönmüş olmam sebebiyle siteye yazı yazamıyordum. daha sonraki yazımda bu kış neler yaptığımı paylaşırım. bügün sizlerle sermaye piyasası kurumunun ağustos ayında yapacağı lisanslama sınavındaki lisans türlerinden biri olan spk bağımsız denetim lisansı hakkında bilgi sunmak niyetindeym. Bu makale de değişik bir yönetm uyguluyacağım ve soru cevap şeklinde aklınızdaki sorulara cevap  vermek niyetimdeyim

Spk  Bağımsız Denetim sınavı genelde mali müşavirler ve smmm stajyerleri tarafından talep  edilmektedir.  Ama bir çok kişi sınavı geçtikten sonra lisansın ne işe yarayacağı hakkında tam bilgiye sahip değildir. umarım bu makale biraz yol gösterici olur.

Sermaye Piyasası Bağımsız Denetim Lisansı Ne  İşe Yarar?

Kurul’un Seri:VIII, No:34 “Sermaye Piyasasında Faaliyette Bulunanlar İçin Lisanslama ve Sicil Tutmaya İlişkin Esaslar Hakkında Tebliğ” çerçevesinde; Kurul’un finansal raporlama standartları düzenlemelerine göre hazırlanması ve kamuya duyurulması zorunlu finansal tablolar ile diğer finansal bilgilerin, söz konusu finansal raporlama standartlarına uygunluğu ve doğruluğunun bağımsız denetimi ile yetkilendirilen bağımsız denetim kuruluşlarının bağımsız denetim ile görevlendirdiği bağımsız denetçiler ile bağımsız denetim kuruluşunu temsil ve ilzama yetkili yönetim kurulu başkan ve üyesi, genel müdür, genel müdür yardımcısı, müdür gibi unvanları taşıyan yöneticilerin “Sermaye Piyasasında Bağımsız Denetim Sınavı”na katılarak Sermaye Piyasasında Bağımsız Denetim Lisansı almaları gerekmektedir.

Kimler Lisans Alabilir?

  • Müflis olmamaları ve yüz kızartıcı bir suçtan mahkûm bulunmamaları,
  • Faaliyet yetki belgelerinden biri veya birden fazlası iptal edilmiş  yahut borsa üyeliği iptal edilmiş işletmelerde iptalde sorumluluğu bulunan kişilerden olmaması
  • Sermaye Piyasası Kanununa muhalefetten dolayı haklarında verilmiş  mahkûmiyet kararının bulunmaması
  •  Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca sermaye piyasalarında işlem yapmalarının yasaklanmış olmaması,
  •  Bağımsız denetçi yardımcılarının; 3568 sayılı Kanunda belirtilen yükseköğrenim şartını haiz bulunmaları zorunludur.
     

 

 Bağımsız denetim kuruluşlarının bağımsız denetim ile görevlendirdiği bağımsız denetçiler ile bağımsız denetim kuruluşunu temsil ve ilzama yetkili yönetim kurulu başkan ve üyesi, genel müdür, genel müdür yardımcısı, müdür gibi unvanları taşıyan yöneticilerin;

  a)  3568 sayılı Kanuna göre serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavir unvanını almış ya da yabancı ülkelerde bağımsız denetim yetkisi sağlayan belge sahibi olmaları

b)Türkiye’de yerleşik olmaları,

c)Sermaye Piyasasında Bağımsız Denetim Lisansına sahip olmaları

d)Sorumlu ortak baş denetçilerin, en az iki yıl süreyle Kurulun listesinde yer alan bağımsız denetim kuruluşlarında sermaye piyasası kurumları ve halka açık anonim ortaklıkların bağımsız denetiminde fiilen denetçi, kıdemli denetçi veya baş denetçi unvanı ile çalışmış olmaları,

e)Çalışılan bağımsız denetim kuruluşunda tam zamanlı görev yapmaları, şarttır.Çalışılan bağımsız denetim kuruluşunda tam zamanlı görev yapmaları, şarttır.Çalışılan bağımsız denetim kuruluşunda tam zamanlı görev yapmaları, şarttır.Çalışılan bağımsız denetim kuruluşunda tam zamanlı görev yapmaları, şarttır.   

Sermaye piyasası mevzuatı veya diğer mevzuat uyarınca bağımsız denetim yapma yetkisi iptal edilmiş olan kuruluşlarda yetki iptaline neden olan bağımsız denetim faaliyetinde bulunmaktan sürekli olarak yasaklanmamış ve bağımsız denetim faaliyetinde bulunması süreli olarak yasaklananların ise yasaklarının süresi sonunda Kurulca kaldırılmış olması,

 Sınav da Ne Soruluyor ?

 Sınav 3 modülden oluşmaktadır bunlar

  • Finansal Sistem, Sermaye Piyasaları ve Sermaye Piyasası Mevzuatı
  • Sermaye Piyasasında Muhasebe Standartları
  • Sermaye Piyasasında Bağımsız Denetim 

    Bu Sınavların en güzel yanı dersleri tek tek verebilme imkanı bulunması her ders için geçer not 60 olup 3 dersin ortalaması 70 olursa linsan almaya hak kazanırsınız sınavda her ders 25 sorudur.

    Kayna olarak da size tavsiye deceğim kaynak gazi yayınlarının 2011 baskılı sermaye piyasası bağımsız denetim kitabıdır.

    Hepinize Başarılar Dilerim

     

     

Sınavı Kim Yapıyor? 

Sınav Türkiye Sermaye Piyasası kurulu aracı kurumlar birliği tarafından milli eğitim bakanlığına yaptırılmaktadır.  Lisanslama sınavları başvuruları http://basvurular.meb.gov.tr/tspakb

internet adresinden yapılmaktadır. Sınav başvuruları, 1 Temmuz 2011 – 15 Temmuz 2011 tarihleri arasında yapılacaktır 

Etiketler: spk, spk bağımsız denetim, tspakb
Kategori Lisans sınavları | 3 Yorum »

17Şubat

Okudum - Yüz Yıllık Yalnızlık


yuz-yillik-yalnizlik

Bu kitabı okurken ben bu kitabı bugüne kadar neden okumadım diye az hayıflanmadım. Ama işin tuhaf tarafı kitabın son cümlesini okuyup, gözlerimi bir kaç saniye kapadıktan sonra Ahhh !! dedim keşke okumasaydım bu kitabıda; hala okuyabileceğim yüz yıllık yalnızlığım olsaydı ! Kitap bitmesin diye okumaya kıyayamamak bu olmalı sanırsam…

Bu kitabı okuduktan sonra bu kitabın mısır piramitleri gibi insan işi olmadığını bir insanın bunu yazabilecek bir hayal gücünün olmadığını düşünebilirsiniz. Ama bu gerçekki Gabriel Garcia Marquez İnsanlığı bir romanın içine yerleştirmiş ve insanlık tarihini baştan sona  size sıralamış bulunuyor

Romaniın arka planınında sürekli işleyen uygarlıklar tarihi özeti(özellikle ekonomik bakış açısıyla),toplumsal hafızanın zayıflığının altının çizilmesi, seks içerikli olaylar ile bütün maskelerin çıkarıldığı, muhteşem kitap. evrimsellik felsefesinin oldukça popüler olduğu bir dönemde yazilmiş olmasina rağmen insanliğin kendi dünyasindaki “anlamsiz” dönüp durusunu anlatimiyla (yazildigi donemin baz alınırsa) yazıldığı  dönemin cok “ilerisinde” bir kitap veya daha dogrusu yazarın yaklaşımıyla tarihler üstü bir kitap.

Kitabın konusunu değinirsek kitap;tanrının fotoğrafını çekmeye çalışan dede, heybetli organını köy köy dolaşıp sergileyerek hayatını kazanan torun, sülalenin tüm erkeklerini milli yapan teyze, kurulan muz fabrikasıyla köye gelen kapitalizm, işçi hareketleri, devrimci ordu, köyün en güzel kızının bir gün göğe yükselmesi, evleri yiyen karıncalar, yıllar boyu durmadan yağan yağmurlar, zamanın durması gibi birbirinden farklı gözüken yüzlerce hikayeyi içinde barındıran roman. romanın türü masalcı gerçekçiliktir ve diğer marquez kitapları gibi korsan rekoru kırdığından kendi ülkesi olan kolombiyada basımı ve dağıtımı yasaklanmıştır.
Özetlersem kitabı  öldürdükleri bir adamın ruhunun verdiği rahatsızlıktan ve iç huzursuzluktan kaçan; yakın akraba evliliğiyle domuz kuyruklu bir çocuğun doğması vasıtasıyla lanetlenmiş bir soydan gelen José Arcadio Buendia ve Ursula Iguarán çifti, dağları aşarak bir nehir kıyısına yerleşir ve “Macondo” ismini verdikleri bir kasaba kurarlar. Macondo Kasabası’nın yüz yıllık soylarının yalnızlık lanetine bir ömür ev sahipliği yapacağı o zamanlar hiç akıllarında yoktur Buendia soyu bir kere lanetlenmiştir ve bu çoğalma dürtüsü yüz yıllık bir laneti ortadan kaldırmaya yetmeyecek; ölüm elbet yalnız bir anında Buendiaların nefesinin önünde bitiverecektir. Hayatları boyunca yeniliklerle, iktidar çatışmalarıyla, takıntılarla ve gerçeküstü hastalıklarla savaşan Buendia ailesinde lanet gerçeği hep bir “korkulan sınır” niteliğini almıştır.

Din kavramınınsa çok da ön planda bulunmadığı bu eserde lanet kavramı o kadar ön plandadır ki; kaçarken, aslında onun gerçekleşmesine bizzat yol açtıkları düşünülürse dindeki “kader” kavramının yerine “lanet” kavramını atadıkları söylenebilir. Hayatları boyunca bu lanet korkusundan kaçıp saklanmaya çalışan Buendia ailesi her şeye rağmen bir şekilde pes etmiş, gerek kendilerini yalnızlıklarına kapattıkları bir odada, gerek yalnız yaşayan bir ağacın gölgesi altında; kimsesiz bir şekilde hayata gözlerini yumarak lanetlerine boyun eğmişler; ya da onu bizzat gerçekleştirmişlerdir.

 

‘Kalabalıklar içerisinde yalnız kalmak’ durumunu, ‘yalnız ölüm’ gibi oldukça ürkütücü bir tasvirle okuyucuya sunan Marquez, bunun sebebi olarak da ‘iç huzurdan yoksun olma’nın her örneğinde altını çizmiştir. Ne kadar kalabalık bir toplum içerisinde yaşıyor olursak olalım, ne kadar geniş bir çevremiz olursa olsun, iç huzurumuz yoksa yalnızlık denilen “lanet” en yalnız anımızda bizi yakalayıp kaçınılmaz sonla buluşturabilir.

Kitabı okurken kitapta geçen o yüz yılı saniye saniye yaşıyosunuz desem yalan olmaz çünkü kitaptaki her kahramanın dünyasını tek tek anlatıyor Marquez okurken altını çizenlerdenseniz bu kitaba kalem yetmez diyebilirim.

Kitabın arka kapağında Marquez şöyle diyor ” bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.” kitabı iki yılda yazdığını söyleyen marquez yazmaya başlamadan önce bu kitabı dşünmesi düşünmesi 15 yılını almış!!

Marquez öyle bir dille bu yüz yıllığı anlatıyorki kitabı okurken sanki siz o evin ortasında durmuş herkesi izliyorsunuz duygusuna kapılıyorsunuz.

Kısacası Marquez insan ötesi bir düşünce kurgusyla bize insanlık üstü bir eser yazmış ve bu eser yüz yıllar boyunca okunacak geç kalmadan okumanızı tavsiye ederim.

Etiketler: buendia, gabriel garcia marquez, macondo, marquez, ursula, yüz yıllık yalnızlık
Kategori edebiyat | 5 Yorum »

20Kasım

İzledim - New York’ta Beş Minare ve Hoca Efendi


new_yorkta_bes_minare

 

       Bayramın ilk  günü iki değerli dostumla ani bir karar alıp Mahsun Kırmızıgül’ün son filmi olan New York’ta Beş Minare ye gittik aslında Mahsun’un daha önceki filmlerine de gitmiştim ve beğenmemiştim çünkü mahsun kırmızgül filmlerinde çok aşırı mesaj verme kaygısına düşüyor ve bu mesajları verirken de film izleyenlerini aptal yerine koyup mesajları sadece bir kareyle sıkıştımayıp oyuncuya o kareyi diyaloglada anlatarak açıklamaya çalışıyor buda doğal olarak izleyeni  sıkıyor (örneğin güneşi gördüm filminde biri asker diğeri gerilla olan iki kardeşin resmi duvarda asılı insanlar bu sahne de zaten verilen mesajı almış ama mahsun kırmızıgül yok yok siz salaksınız anlamazsınız diyip babayla küçük kardeşi fotoğrafın karşısına alıp bunu anlattırıyor…)

Konumuza geri dönersek  filme 5 dakika gecikmeyle girdik ve  gerçekten bizi filmin en begendiğim sahnesi karşıladı. Bu sahneyle film başlayınca heycanlandım ve bu sefer Mahsun Kırmızıgül’ün beni yanılttığını sandım… Ama film devam ettikçe diğer iki filmden farkı olmadığı anlaşıldı lakin bu film ilerledikçe filmdeki başrol karakter giderek çok tanıdık bir simayı anımsatmaya başladı. Başrol tıpkı bu tanıdık sima gibi dini konuları anlatırken gözleri doluyor, ve sürekli ülkesine dönme hasreti çektiğini vurguluyor. Evet filmdeki hacı sanki Hoca efendinin hayatından kareler sergiliyordu. Diğer iki arkadaşım da zaten bu konuda bana hak verdiler. Film ise diğer filmlerinden farksız değil film in ortasında diikatli bir izleyiciyseniz senaryo kendiliğinden çözülüyor ve birçok önemli ayrntı cevaplanmadan film bitiyor.

Kısacası filmin galasına neden bakanların bu kadar rağbet ettiği başrol karakterinden daha iyi anlaşılıyor. Mahsun kırmızgül bu filmi on yıldır hayal ettiğini söylüyor ama on yılda böyle bir film için uğraşmış ise on yılına yazık olmuş desem yeterli.

Mahsun kırmızgül den bir Yılmaz Güney filmi tabiki beklemiyoruz ama o  kadar bütçeyle de bu kadar basit bir senaryo olmamalıydı. Artık tüm Amerika ve Avrupa sinemasında öncelik filmi izlerken seyirciyi düşündürmek ve oldukça karmaşık hikayeler ile filmi bir bulmaca gibi çözmeye zorlamak. Oysa New York’ta Beş Minare daha filmin ortasında filmin sonunu size söylüyor Ve son olarakta sanırsam film de verilmek istenen mesaj hacı nezaretteyken üst düzey bir polis amirinin (emniyet müdürü gibi) hacı’dan özür dilemesi herhalde devletin bir gün hoca efendi den özür dileyeceğini söylüyor bize….

 

 

 

Etiketler: hacı, hoca efendi, mahsun kırmızgül, New York'ta Beş Minare
Kategori İzledim | 5 Yorum »

28Ağustos

Ömer Niçin Öldü?


VE o lisenin inşaatı bittiğinde tam okulun girişine, şöyle her sabah her çocuğun görebileceği bir yere, Ömer için bir taş dahi dikmezlerse… Eğer ki o taşın altına “Meçhul Öğrenci Anıtı” yazmazlarsa… Yani eğer edebiyat okumak için inşaatlarda günde otuz liraya çalışan bir çocuğun ölümü o okulun müfredatına geçmezse… Öğretmen olmak isteyen Ömer için her sabah “dünyanın bütün çiçekleri” konulmazsa o anıtın önüne… Küfrü işte kardeş, o günler için icat ettiler

Duydunuz mu Ömer İn ölümünü_? Ömer kim mi? Doğru duymadınız, çünkü bütün bir ülke evet mi hayır mı Faşizminin içinde debelenmekteyiz. Sabah akşam facebook da bu faşizmi birbirimize adapte etmeye çalışıyoruz sidik yarıştırır misali…

Oysa gencecik bir insan öldü bu topraklarda, hem de günde 30 liraya bir okulun inşaatında çalışırken. Ne mi yapıcak tı 30 lirayı çünkü edebiyat okuduğu  üniversitede giyecek bir ikinci elbisesi yoktu…

İşte bizim gerçeğimiz bu

ece temelkuranın dediği gibi

“Ömer Ne için Ölmedi_?”

Parmakları kitap sayfası çevirirken narinleşecek bir genç adamın elleri inşaatlarda nasır tuttuğu için değil yani. Bir insan günde 30 liraya çalışıyor diye değil. Açlar ordusu insanı isyan ettiren bir sessizlikle büyüdüğü için değil. Hiçbirşeysizlerin çaresizliği sayesinde yükselip duran binaların sahipleri, yapılmamış sigortaların paralarıyla zenginleştiği için değil. Sendikaların ümüğü sıkıldığı için değil mesela. Üniversitede “harç parası” diye bir nane olduğu için değil. “Parasız eğitim” diyen üniversiteliler ölmekten beter edilerek gözaltına alındığı için de değil. Yoksul çocukların okuması için harcanacak para silahlara yatırıldığı ve aynı yoksul çocuklar cahil bırakılarak eline o silahlar verilip öldüklerinde hesap sorulmayacak cephelere sürüldüğü için değil.
Hakkını aramanın “vatan hainliği” sayıldığı bu düzen artık insanı aynı zamanda “günahkâr” da ilan ettiği için değil. İki kuruşluk bulgur ile beş kuruşluk makarnayı ağzı açık beklemeyi ek­meğinin hesabını sormaya tercih etmeye zorla­nan bu ülke öfkelenmeyi unuttuğu için değil.
Sivil vesayet-askeri vesayet labarbasının karın doyurmadığını anlamayanların “evet-hayır” gürültüsünde kafası dumanlanan bu memleket, Ömer‘i tek başına bıraktığı için değil. Yeşil sermayenin yeşil olmayan sermayeden daha pis olduğu yalanını tekerleyip duranlar, açlar adına konuşmadığı için de değil. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı işini yapmadığı için değil.
Babası diyor ki, “Emniyet kemeri olmadığı için öldü oğlum”.

Siz Hâlâ Facebook ta EVET HAYIR faşizmini sürdürmeye devam edin …Ömer’in hayalleriyle beraber kanı bir okulun harcında kurudu…

Etiketler: ece temelkuran, evet, faşizim, hayır, inşaat, ömer
Kategori Güncel | 2 Yorum »

4Temmuz

Kelebek İhtimali


Ece Temelkuran
ece
Kelebek ihtimali
“Son günlerde özellikle İstanbul’da rastladığımız kelebeklerin gözle görülen artışı vatandaşları tedirgin etti ve bu artış halk arasında değişik yorumlara neden oldu.” (30 Haziran 2010 tarihli haberlerden)

Dikkat! Havada bir kelebek ihtimali var…

Yazmak ağlamanın bir türüydü eskiden. Gülmenin bazen. Ama un ufak olunca insanlık… Anlıyorum niye uzun hava diye bir şey var, niye bazen upuzun. Kelimeler un ufak olunca… Boğazından bir ses çıksın istiyorsun, yutkuna yutkuna yara ettiğin yerinden gırtlağının, bir ses çıksın, upuzun. Duyan her kulaktan aksın, östaki borusundan geçip dinleyenin, onun da aynı yerini acıtsın, diyorsun. Herifin biri şemsiye satan, şemsiyeden küçük çocuğun yüzüne vuruyor. Ben de adama vuruyorum Taksim Meydanı’nda şemsiyeyle. Çocuk geldiği şehrin Türkçe ismini bilmiyor, hep fısıldıyor bu yüzden, ağlayınca Türkçe değil. Fındık kadar burnu da kanayınca… Anlıyorsun niye upuzun oluyor uzun hava.

ŞÜPHELİ KELEBEK

Sonra yağmur diniyor. Kelebek istila ediyor Taksim Meydanı’nı. İyi bir şey mi olacak acaba? Hop ediyor insanın içi. Ama işte… Acı mühim değil, umut yoruyor insanı. Umuttan yorulan insanın havası bambaşka, upuzun bir hava. Çünkü sonra bir adam daha vuracak bir çocuğa. Biliyorsun, köpek gibi biliyorsun aslında.

Şüpheli bir kelebek ihtimali var İstanbul’da. “Güve” diyor kimileri, kimileri bir felaketin habercisi sayıyor bu uçuşmayı. Kimse ihtimal vermiyor iyi bir şey olacağına. Yorgunuz Taksim Meydanı’nda. Halimiz yok ne kelebeğe ne de ömrü kelebek kadar olacak iyi haberlere. Yeiste idmanlı ağızlarımıza sevinçle gülümseyerek çatlamaktansa şüpheyle mühürlenmek daha kolay.

TEKERLEME MAHKÛMU

“Eşlerini arıyor kelebekler” diyen de var. Yani hep birlikte, yani hepsi yalnızmış meğer. Beyaz kelebekleri arıyorlarmış. Nerede şu Allahın cezası beyaz kelebekler! Belki artık sadece kelebekler, eşlerini bulabileceklerine inanıyorlar. Ancak onlar, şuncacık ömrü uçarak bir kelebeğe kurban edecek kadar kahramanlar.

“Savaş bitsin, barış olsun”diyen bir kırık plağa dönüştürüyor bu ülke beni. Seni de. Ahmaklık ahmak yapıyor bizi de. İnsanlığın en eski, en yenik ve en temel tekerlemesine mahkûmuz seninle ikimiz. Bilmiyorum, belki de sadece sen, ben ve bir de kelebekler. Varız. Yok değiliz nereden baksan. Ama kelebekler olmasa pek kalabalık da değiliz. Birileri isim takmış bana “Kürtlerin vuvuzelası”! Cahillik bayağılığa, kabalık vandallığa dönüştüğünde… Kelebekleri değil, güveleri bile hak etmiyor belki bu ülke. Güvelerin getireceği ehven-i şer haberleri bile.

KIRILAN HAYALLER

Yine de seviyorsun, işe bak! Kelebek kadar akıl yok bende. Ve belki ancak o kadar ömür, savaşı bu kadar sevenlerin içinde. Başını yukarı kaldırınca Taksim Meydanı’nda havada neşeli lekeler uçuşuyor, hepimizin tepesinde iyilikten bahseden çırpıntılı harfler. Herkes önüne eğiyor başını Meydan’da. En çok şemsiye satan, şemsiye kadar bile büyümemiş çocuklar. Umut dayanılmaz şey olur hep aynı eklemden kırılınca hayaller. Öyle değil mi? Hep yanlış kaynamaz mı hayal kırığı?

VUVUZELA HA?

Evime girip ölüyor kelebekler. Bir kelebeğin ölümü epey uzun sürüyor, ona baktım. Epey uzun bir hava. Zamanı oluyor yani, katilinin adını kanıyla yazmaya. Vereceği haberi duyacak bir kulak bulamayınca telef oluyor kelebekler, benim ondan duyduğum böyle. Anlıyorum şimdi, bugün bilhassa, eşini bulamamış umutlar, güvelere dönüşüyor insanın karnında. Hepimizin içini yiyorlar.

“Vuvuzela” ha? Ne diyeyim? Yıllardır dinlediğim hikâyeleri dinlerken, işkence edilmiş yüzlerce çocuğu, tecavüz edilmiş kız çocuklarını görürken yutkuna yutkuna nerem acıdıysa oraları acısın diye… Artık yazmak da istemiyorum, biliyor musun? Bir uzun hava söyleyeyim. Çok uzun bir hava. Böyle işte. Ben böyleyim. Kelebekler böyle. Tek tek düşüyorlar ve yine de hâlâ geliyorlar bu şehre. Kimse bilemiyor niye. Hâlâ niye!

Etiketler: ece, kelebek, vuvuzela
Kategori Güncel | Yorum Yok »

27Nisan

Benim “Cinnet” Ülkem


Tarih 27  Mart 2010 size bugün cinnet ülkemden bazı haber başlıklarını okumak istiyorum bu haberlerin hepsi bugün gazetelerde sür manşetlerde çıkan haberlerdir…

  • SİİRT’in Pervari İlçesi’nde YİBO öğrencilerinin, 2 ve 3 yaşındaki çocuklara tecavüz edip, birini öldürmesi olayında ailelerin konuyu kendi aralarında anlaşarak kapatıkları ortaya çıktı.
  • İzmir’de 3 gece üst üste 3 cinayet işlendi. Cinayetlerde 7,65 milimetre silah kullanılması, kurbanların başlarından vurulması, çantalarının alınması, ikinci ve üçüncü cinayetlerde aynı silahların kullanıldığının belirlenmesi seri katil şüphesini arttırdı. Polis görgü tanıklarının ifadesine dayanarak seri katilin robot resmini çizdi.
  • Manisa’nın Alaşehir ilçesinde operasyon düzenleyen ekipler, 14 ve 16 yaşında iki kız ve 16 yaşındaki bir erkek çocuğuna fuhuş yaptırdıkları iddia edilen ve ayrıca cinsel ilişkiye girdikleri tespit edilen 31 kişi gözaltına alındı.

Bugün sabah işe  ya da okula gitmek için uyanıp bir kahvaltı yaptıktan sonra elinize gazete aldığınızda güne bu haberlerle başlıyorsunuz …..

Yorum yapılacak bir durum yok gerçekten, nasıl bir toplumda nasıl insanlarla yaşadığımız alenen ortada şimdi tutup diyeceksiniz ki  bu tür meseleler avrupa ülkelerinde bile oluyor… Tıpkı kadın ve aileden sorumlu bakanımız “sayın” Kavaf gibi ya da başbakanımız gibi gazetelere mi çatacaksınız niye bunları haber yapıyorsunuz diye_? Bunların hiç biri çözüm değil çözüm kendimizle yüzleşmektir. çözüm yasayı insandan üstün tutmamaktır , çözüm insanlara onurlu bir yaşam hakkı sunmaktır. Ülkemizde kaç insanımız anayasadaki kanunları biliyor_? kaç insanımız mahkemeye yada savcılığa kendi başına dilekçe yazabiliyor_? Biz bu ülkede haklarımızı bilmeden yaşıyoruz kör ve sağır bir toplum olarak ilerliyoruz.

Cinnet ülkemde milyonlarca çocuk sevgisiz büyüyor okul yüzü görmeden milyonlarca çocuğumuz ekmek parasının peşinde koşuyor ,sahipsiz çocuklarımıza bakacak devlet babanın evinde el kadar bebeklere yapılabilecek en aşşağılık insan suçu işleniyor …

Peki biz toplum olarak bu olanlara nasıl tepki veriyoruz? verdiğimiz tek tepki gazeteyi okuduktan sonra “ ne biçim insanlar var yaaa!” demek…Çünkü Yönetenlerin hiiiiçççç suçu yok!!!

Cinnet ülkem de  göreceğimiz yaşıyacağımız daha ne tür cinnetlikler var acaba…

Etiketler: cinnet, çocuk, katil, pervani
Kategori Güncel | 1 Yorum »

11Nisan

şiir severmisiniz


Bu dünyadaki belkide en güzel şey şair olmaktır tek bir cümle ile yüzlerce kelimenin anlatamadığını anlatmaktır şair olmak.

Herhalde yeniden dünyaya gelsem şair olmak isterdim. Şair olmak bir yetenek allahın size sunduğu bir övgüdür. herkes şair olamaz ama herkes hayatında kısa da olsa bir dörtlük yazmıştır. Kimisi lisedeki sevgilisine, kimisi platonik aşkına kimisi erken yitirdiği babasına bir şiir yazmıştır diye düşünüyorum. Çünkü o yazdığınız kısa dörtlükte başkalarına anlatamadığınız duygular vardır.
Anadoluda yüzlerce şair yetişmiştir çünkü anadolu insanının hikayeleri vardır anlatacağı Ahmed Arif ten tutun Nazım hikmete Cemal Süreyya’dan Özdemir Asaf’a isimleri saymakla bitmez nice üstad yetişmiştir bu topraklarda hepsinin bize anlatacağı çok sey vardı ve onlar bunları ksıa dötlüklerle birer cümleyle anlatmayı seçtiler.

Bende bir ara kısa dörtlükler yazardım:) gülmeyin çok başarılı sayılmazdım ama bazen beğendiğim dörtlüklerimde olmuştur bu yazımda bi kaç dörtlüğümü sizinle paylaşmak isterim
………..
ÖZLEMEK

Alıştım artık
Yalnız Düşlerde sevmeyi seni,
Biliyorum;
Hiç bir zaman sevmedin sen beni.
Seni üzen
Mülteci isteklerim oldu aslında,
Şimdi nasılda özlüyorum seni;
Babasını yitirmiş,
Bir kız çocuğu misali

…………..
MEŞALELER

Karanlık ruhumun sisli kapılarında
Beni bulasın diye;

meşaleler yaktım.
Başını Kaldır ama bakma bana,
Gel, zamandır artık
Gelde sarıl bana.
Bir sokak şarkısyla bekliyorum
Düşüme gelmeni,
Anımsarsan eğer düşümü…

bunlar aklımda kalan bir kaç dörtlük işin doğrusu yazdığım hiç bir dörtlüğü bir yerde saklamadığım için hepsi yavaş yavaş hafızamdan silindi bu ikisinin aklımda kalmasının nedenini bilemiyorum ya gerçekten güzeller, ya da…

Etiketler: ahmed arif, cemal süreyya, şiir
Kategori edebiyat | Yorum Yok »

11Nisan

Albert Camus - Yabancı


Geçenlerde yaşadığım yoğunluk dolaysıyla uzun zamandır kitap okumadığımı farkettim ve hemen üye olduğum ve web sitelerimde de reklamını yaptığı m kitapyurdu.com dan bir kaç kitap siparışı verdim bunların içinde sürekli aklımda olan ama okumak için bir türlü fırsat bulmadığım albert camus’un dünyayı ayağa kaldıran romanı yabancı da vardı. Kitap çok kalın olmadığından bir çırpıda okunacak bir özelliğe sahip ve aynı zamanda da sürükleyici yalnız sürükleyici derken Dan Brown gibi beklemeyin burada sizi sürükleyen şey kitabın kahramanının olaylar karşılığındaki saçma sapan umursamaz tavırları gerçekten kahraman o kadar umursamazki idama mahkum olması yada annesinin ölmesi karşısında verdiği tepkiler sizi bile okurken sinirlendiriyor.

İşte ALbert Camus’unda size anlatmak istediği şeyi tam burada anlıyorsunuz hayatta sinirlenecek hiç bir şey yoktur çünkü hayat saçmalıktan ibarettir…
Kitabın adına gelince neden saçmalık değilde yabancı diye sorarsanız ; buradaki yabancılaşma Camus’ün ünlü ‘absürd’ (saçma) felsefi kategorisinden çıkar. Yine kahramanına söylettiği ‘herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir (…) İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nezaman olacağının önemi yoktur’ sözleri, çağdaş nihilizmin saçma kavramı altında irdelenmesidir.

Evet roman saçmalık üstüne yazılmış sonunda ölüm olan herşeyin saçma olduğunu savunan ve saçmalığı saçmalıkla anlatan başarılı bir baş yapıt size tavsiyem en yakın zamanda romanı okumanız.
yabanci

Etiketler: albert camus, nihilizm, roman, saçmalık, yabancı
Kategori okudum | Yorum Yok »

11Nisan

Donatien Alphonse François le Marquis de Sade


(1740-1814), Fransız aristokrat ve yazardır.
Yaklaşık 29 yılını hapisanede geçirmiştir ve en önemli eseri Sodom’un 120 Günü’nü hapishanede yazmıştır. Sadizm’in kökeninin onun yazdıklarına dayandığı bilinir.

Sade’ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantezilerin ardında tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade’a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.

Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak “değerlendirdi”. Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade’ın kendisini “bütün rejimlerin mahpusu”
olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına, ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus’e nakledildiği zaman, Terör döneminde “ılımlı” bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.
Sade’ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis’yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem “La Philosophie dans le boudoir” (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı, 8 aylık, bilinmeyen bir “torpilli” hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.

…

Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade

“Sade’ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece”
“Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun.” Hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Donatien Aphonse Marquis de Sade bir sapkın mıydı? Bütün eleştirmenlerin ve hatta ahlâkçıların da kabul ettiği gibi “cinsel hayatın Zorba’sı” mıydı? Yoksa, aslında sadece “yasaklamanın yasaklanmasını” dileyen ve bütün yazdıklarını yukarıdaki cümlesiyle açıklayan basit, insan yönü skandalsız, yalın bir yazar mı?
Marquis de Sade’ı en iyi tanımanın yolu, adını verdiği Sadizm’le işe başlayarak “insan bozukluklarının”tarihini anlamaya çalışmaktan geçmiyor. Gerçi iş bilimadamlarına kalınca onlardan, adli sonuçlara varsın varmasın sadist sapkınlıkların herkes için geçerli ve “ucuz” tedavilerinin olmadığını öğreniyoruz. Marquis de Sade adına, bu satırlardaki davamız, onu bir kayalığın tepesinde denize düşmeyi bekleyen müntehirin ruh hali gibi, onun yazarlık durumunu ortaya koymak ve insanlığının yönlerini bulgulamak.
Sade’ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantazilerin ardında Tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade’a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.
Ölümünden sonra adı unutturulmak istenen, ama bir yandan kitapları gizlice okunan Marquis de Sade, kendi ülkesinde ilk kez 20. Yüzyılda şair Guillaume Apollinaire’in çabalarıyla açık ve geniş bir biçimde tanınmaya, okunmaya başlandı. Bunun yanı sıra, edebiyat ve eleştiri çevrelerinde kitapları yeniden ele alındı; eleştiriler ardı ardına gelmeye başladı. Bunlar içinde Simone de Beauvoir’in o çok ilginç “Sade’ı Yakmalı mı?” adlı eseri ve Pierre Klossowski’nin “Ahbabım Sade” kitabı sayılabilir. Bunun yanı sıra İslami sorunların ve eserlerin uzmanı olarak da bilinen Maurica Heine (1884 - 1940) Gilbert Lely ile birlikte Sade’ı 20. Yüzyıla taşıyan en önemli kişi olarak görülüyor. Bu ikili kendi hayatlarını adeta Marquis’nin yayınlanmayan eserlerini ve ona ait belgeleri günışığına çıkarmaya adadılar.
Tıp öğrenimi gören Maurice Heine, aforoz edilmeden önce sıkı bir Komünist Parti üyesiydi. 1924 yılında Felsefi Roman Cemiyeti’ni kuran Heine’ın tek amacı Sade’ın kitaplarını yayımlamaktı. 1926′da “Hikâyeler”i ve “Papaz ve Cançekişenin Diyaloğu”nu yayınladı. Diğer kitapların ve birçok değerli makalenin ardından Marquis de Sade adlı kitabının yayınlandığını ne yazık ki göremedi. Gilbert Lely, bu kitabı yayınladıktan sonra bayrağı devraldı; 1952-57 arasında iki ciltlik Sade biyografisini yayınladı.
Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak “değerlendirdi”. Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade’ın kendisini “bütün rejimlerin mahpusu” olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus’e nakledildiği zaman, Terör döneminde “ılımlı” bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.
Sade’ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis’yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem “La Philosophie dans le boudoir” (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı sekiz aylık bilinmeyen bir “torpilli” hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.
Bu sekiz aylık “beyaz” dönem boyunca Sade’ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994′te Fransız romancı Serge Bramly’nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz. Bir Leonardo da Vinci biyografı olan Serge Bramly, sinemacı bir dostunun “siparişi” üzerine başladığı bu belalı çalışmasını bir anlaşmazlık sonucunda yarıda bırakırken birdenbire kendini Marquis de Sade’ın oluşturduğu gizemli bir çekim alanında buluveriyor ve bu roman çıkıyor ortaya.
İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekaretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik “Yatak Odasında Felsefe”nin Picpus mapusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade’ın kitabı Picpus’te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. “Yatak Odasında Felsefe”nin adına bir gönderme yaparak, yazdığı romana “Sade: La Terreur dans le boudoir” (Yatak Odasındaki Terör) adını koymayı uygun görmüş.
Sade’ın yazdıklarında büyük bir tutarlık abidesi bulduğunu söyleyen Serge Bramly, Sade’ın “Doğa beni böyle yarattı, kendi doğama aykırı davranmam bir cinayet olurdu” şeklindeki sözlerini romanının omurgası haline getirerek, diyalogların ve kurgusal parçalarının tamamına yakınını, Sade’ın değişik kitaplardan alıntılamakta bir sakınca görmemiş. Roman biraz incelendiği zaman zaten bu açıkça görülüyor. Bir anlamda “Sade kendini roman olarak bir kez daha yazmış”.
“Yatak Odasındaki Terör”ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde 2000 yılında Benoit Jacquot’nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil’ün oynadığı bir film bu. Ne var ki gişelerden ve eleştirmenlerden çok önemli övgüler almayan bu filmi, ne olursa olsun Daniel Auteuil’ün “kurtardığı”na dair görüşler çoğunlukta. Filmde Sade’ın metresi Sensible’i Marianne Denicourt canlandırıyor.
Yazdıklarıyla tanrısız, dinsiz olduğunu ama skandal derecesindeki yazı(n)Sal eylemlerinin onu bir katil, bir cani ve bir sapkın yapmayacağını belirten Sade’ın gerçek yaşamında çokça ihtimal edilen bir ayrıntı var ki o da içinde yaşadığı baskı ortamlarının, özellikle de Devrim yönetimlerinin, katlin ta kendisini yaptıkları, cinayetlerin hasını işledikleri yönünde… Aslında Sade’ın, yazarak fantezi üretmek ve yaşamak dışında fazla bir hüneri ve kötülüğü olmadı kimseye… Ve kesinlikle, içinde yaşadığı baskı ortamlarının onu ustaca cezalandırmak, onu suç yaratmak konularından bir yazar dehasını aşan özellikler taşıdığı da bir gerçek. Bunun kanıtı ise Sade’ın hayatının yarısına yakının “hükümsüz” olarak hapislerde geçirmesi elbette…
Bir Picpus ziyareti sırasında yatakta oynaşırlarken, Sensible’in “Sen bir canavar m ısın?” sorusuna şöyle cevap veriyor Marquis: “Benim bebekleri parçaladığım ve onların kanlarıyla gençleştiğim, La Coste şatomun hendeklerinin ağzına kadar cesetlerle dolu olduğu söylendi… Beni böyle dedikodular yüzünden Bastille’e kapattılar.” Sensible üsteler: “Soruma cevap vermedin.” Sade, daha fazla oyalamaz akıllı metresini ve “Canavarlıklar, diyorsun. Belki… Nasıl bilinebilir?” der. “Bir bakıma buna benzer canavarlıklar yaptım, evet; bunları dünyadaki herkesten daha fazla tasarladım ve onları silinmez olmasını umduğum bir mürekkeple yazdım… Biliyor musun sevgili Sensible, elinde bir kalem varsa olağanüstü şeyler yaşayabiliyorsun.”
Sade’ı yakın! Ama önce bir dinleyin. Belki de o kalemiyle olağanüstü şeyler yaşayabilen bir yazardı sadece.

Etiketler: Donatien Alphonse François le Marquis de Sade, sade, sadizim
Kategori İz Bırakanlar | Yorum Yok »

Özkök Ertuğrul çocuk ömer şiir Adwords adwords danışman adwords sınavı adwords uzmanı ahmed arif ahmet altan aidiyet akp albert camus barış bilge köy cemal süreyya cinnet devlet Donatien Alphonse François le Marquis de Sade dtp ece evet faşizim GAP hürriyet hayır inşaat internet kürt kalifiye katil kelebek mail nihilizm pervani Ray Tomlinson rojaktüel roman saçmalık sade sadizim taraf uğur kaymaz vuvuzela yabancı

WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck requires Flash Player 9 or better.